Bilgi

Sevgili kardeşlerim!.. Bu sitededeki bütün yazılar,  mp3 sohbetler,  TV programları, tamamen Efendimizden öğrendiğimiz ilimle gerçekleştirilmiştir. Sizler de Allah’a ulaşmayı dileyip, Hacet Namazı ile Allah’a sorarak öğrenip tabi olacağınız Mürşidiniz, Allah’tan aldığı ilimleri sizlere de öğretecektir inşaallah. Allah hepinizden razı olsun.

İLMİ LEDÛN
Ferhat BAŞTUĞ - Makaleleri

lale5Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.

Sizlere İlmi ledûndan bahsetmek istiyoruz. Allah’ın herkese nasip etmediği, ancak Allah ile tezekkür etmek imkânının sahiplerine verilen bir ilim, gizli ilim, derûnda saklı olan ilim…

Peygamber Efendimiz (S.A.V) elbette bu ilmin bütününe vakıftı. O’nu takip eden yüzyıllar boyunca Allah’ın kalp gözleri açık evliyaları gelmiştir. Onlar da İlmi ledûna vakıf olmuştur. İlmi ledûnun en üst mertebesi Allah’ın Zat’ını görmektir.

Allah’ın Zat’ı görülebilir mi? Evet, görülebilir.


Ama bu gözlerle değil. Baş gözüyle değil, kalp gözüyle, buradaki gözle… Burada da bir göz mü var? Evet, var. Kalbimizde başka bir göz var. Bu göz, bizim elimizde olan görme imkânının sahibi olduğumuz bir göz değildir. Bu göz, bütün insanlarda vardır ama kişi lâyık olduğu takdirde Allahû Tealâ tarafından açılır. Kişi o zaman görmeye başlar. Bu normal baş gözleriyle gördüğü fizik âlemin ötesinde, başka âlemlerin varlığını kişi hem Allah’tan dinleyerek -ki her gösterilen konu hakkında Allahû Tealâ mutlaka kalp kulağına bilgi verecektir- hem de görerek (ama kalp gözüyle görerek) görmeye başlar.

Kim İlmi ledûna sahipse o, Allah ile her an konuşabilmek yetkisinin de sahibi kılınmıştır. Hz. Musa (A.S) ile Hızır (A.S)’ı yan yana getirdiğimiz zaman olaylar dizisini incelediğimizde, Hızır (A.S)’ın Allah’tan daimî olarak başkalarının bilmediği bir ilmi aldığı, Allah ile her an tezekkür ettiği bir vakıa olarak karşımıza çıkıyor.

Hz. Musa (A.S), Hz. Hızır (A.S)’a diyor ki:

- Ben seninle gelebilir miyim? Bana da İlmi ledûnu öğretir misin?

Hızır (A.S):

- Öğretmesine öğretirim ama sen benimle yapamazsın.

Hz. Musa (A.S):

- Yaparım, mutlaka yapacağım.

Sonra beraber yola çıkıyorlar. Bir sahile vardıklarında, bir nehrin kenarında bir gemi kıyıya yanaşmış durumda. Hızır (A.S) gidiyor, geminin bordosunu parçalıyor ve gemi batıyor. Yani sahile yamalı olarak karaya oturuyor. Yüzmesi mümkün değil çünkü kocaman bir delik açmış. Hz. Musa (A.S) dayanamıyor:

- Ya şimdi bu adamların sana ne zararı var? Adamlar gemilerini sahile yanaştırmışlar, nehrin bu sahiline ve de sen gidip hiç kabahati olmayan insanların gemisini batırıyorsun.”

Hızır (A.S):

- Ben sana demedim mi sen benimle yapamazsın, bana tahammül edemezsin, biz sana hiç bilmediğin şeyleri anlatmak mecburiyetinde kalırız. Bu nehrin birkaç kilometre ötesinde pusu kurmuş olan korsanlar var. Eğer bu gemi gidebilseydi, kıymetli bir yükle hareket edecekti ve oradaki korsanlar da bu gemiye el koyacaklardı. Elbette ki mürettebatı bundan haberdar değil. Haberdar olsalardı bu hazırlıkları yapmazlardı. Gemi de gitmezdi. Onların eline geçmesin diye gemiyi batırdım.

Nedir bu? İşte bu Allahû Tealâ’dan alınan bir ilimdir. Hızır (A.S)’ın aldığı ilim.

Hızır (A.S) çok özel bir varlıktır. Ta eski devirlerde de ondan evvel de yaşamış olan birisi, İlmi ledûnun sahibi…

Hz. Süleyman (A.S): “Kim benim tahtımı Belkıs’ın tahtını oradan alıp bana getirebilir?” dediği zaman ifrit isimli cin atılıyor: “Sen yerinden kalkana kadar ben onu getiririm.” Ama ifrit orada dururken başka birisi kayboluyor. Hz. Süleyman gözlerini yere indirdiği zaman tahtın orada olduğunu görüyor. İşte bu Hızır (A.S)’dır. Bir anda tahtı Semiramis’in bulunduğu mevkiden alıp Hz. Süleyman’ın ayaklarının önüne yerleştiriyor. Ki Allahû Tealâ Hz. Süleyman’a: “Biz onun emrine rüzgârı verdik.” diyor. Ona bir günlük mesafeyi birkaç dakikada alan bir muhteva tayin etmiş.

-38/SÂD-36: Fe sehharnâ lehur rîha tecrî bi emrihî ruhâen haysu esâb(esâbe).
Bunun üzerine rüzgârı ona musahhar (emre amade) kıldık. Onun emri ile dilediği yere hafif hafif eserek giderdi.

Hızır (A.S) ile yola çıkan Hz. Musa (A.S), bir süre sonra bir köye varıyorlar. O köyde hiçbir aile onlara yemek vermeyi kabul etmiyor. Fakat bir tanesi kabul ediyor, onları ağırlıyor, karınlarını doyuruyor. Oradan ayrılırken Hızır (A.S) o ailenin bahçesindeki bir duvarı yıkıp bir şeyi o duvarın kalıntılarıyla örtmüş oluyor. Hz. Musa gene dayanamıyor:

- Yahu, biz bütün köyü dolaştık. Hiç kimse bize bir lokma ekmek vermedi. Bu evin sahipleri bize ekmek veriyor, sen gelip adamların bahçe duvarını yerle bir ediyorsun.

Hızır (A.S) diyor ki:

- Ben sana demedim mi sen benimle yapamazsın diye. Bak bu bize iyilik yapan insan sadece bize değil, bütün bu köyde yoldan geçip de kendisine müracaat edenlere hayatı boyunca hep iyilik eden bir insan. Bu yıktığımız yer var ya, bunun altında bir hazine var. O hazinenin başkalarına geçmemesi için insanların orasını tanıyamamaları için biz o duvarı yıkarak burasını örttük. Anladın mı şimdi niçin olduğunu?

Hz. Musa gene mahcup oluyor.

Sonra yollarına devam ediyorlar. Bir yere varıyorlar. Bir çeşme başında bir delikanlı çeşmede su içiyor, ellerini yüzünü yıkamakta. Hızır (A.S) o delikanlıyı öldürüyor.

Hz. Musa (A.S) bu kadarına dayanamıyor. Diyor ki:

- Sen benimle beraber ol veya olma; beni kabul et ya da kov. Ama ben bundan fazlasına dayanamam. Sen resmen hiç hatası olmayan bir çocuğu öldürdün.

Hızır (A.S) diyor ki:

- Eğer bu çocuk yaşasaydı annesini de babasını da katledecekti. Buradan gideceği yer orasıydı. İşte artık anlamışsındır ki sen benle yapamazsın.

Hz. Musa (A.S) bir peygamberdi. Kendisine Tevrat verilmişti. Hz. İsa (A.S) bir peygamberdi, kendisine İncil verilmişti. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) son peygamberdi, kendisine Kur’ân-ı Kerim verilmişti. Bu kitapların üçü de şeriat kitabıdır. Yani mutlaka uyulması lâzımgelen temel kaidelerin bütünü bu kitaplarda yer almıştır.

Peki, Allahû Tealâ yalnız peygamberlere mi kitap verir? Allahû Tealâ peygamberlerin dışındakilere de kitap yazdırır. Marifetnâme bunlardan bir tanesidir. Allahû Tealâ birçok büyük velîye kitap yazdırmıştır. Mevlâna’nın elindeki kitap da gene Allahû Tealâ’nın yazdırdığı bir kitaptır. Ama bir peygambere Allah’ın indirdiği kitapla peygamber olmayan bir velîye indirilen kitap, temelde çok büyük bir farklılık gösterir. Peygamberlere indirilen kitaplar şeriat kitabıdır. Tevrat da İncil de Kur’ân-ı Kerim de bir şeriat kitabıdır. Yani bütün insanların uymaları lâzımgelen temel kanunları, kaideleri bütünüyle içerir. Oradaki emirlere uymayan, Allah’a karşı gelir. Ama Allah’ın peygamber olmayan resûllerine ve onun dışında resûl de olmayan üst seviyeli evliyasına, salâh makamına ulaşmış olan evliyasına yazdırdığı kitaplar da söz konusudur. Marifetnâme onlardan bir tanesidir. Ne Marifetnâme ne Mevlâna’ya indirilen kitap, insanların uymaları gereken kaideleri ihtiva etmez. Bir sohbet kitabıdır. Allah’ın o kulunu, o velî olan kulunu ne kadar çok sevdiğini anlatan, ona birçok güzel söz söyleyen kitaplar…

Hz. Mevlâna tasavvufa girmeden önce çok ciddî bir âlimdi. Bütün tartışmalara iştirak ederdi. Şeriat üzerinde çok kesin ve geniş bir kültür sahibiydi. Karşısına çıkanların yenilmesi mutlak söz konusuydu. Günlerden bir gün birisi geldi. Mevlâna’nın misafiri oldu ve Mevlâna’ya fiziğin ötesini, Allah’tan aldığı İlmi ledûnu öğretmeye başladı. Mevlâna’nın en sert kurallarla sıkı sıkıya bağlantılı olduğu o devrede, Kur’ân-ı Kerim’i havuza attı. Mevlâna büyük telaşa kapıldı. Ama Şems elini uzattı, havuzdan Kur’ân-ı Kerim’i aldı. Islanması lâzımgelen Kur’ân-ı Kerim hiç ıslanmamıştı. Üflediği zaman da üzerindeki tozlar savruldu.

Bu olay tahakkuk etmeden önce Mevlâna Şems’e: “Sen benim ilmimi bilmezsin.” demişti. Şems de ona dedi: “Sen de Allah’ın bana verdiği İlmi ledûnu bilmezsin.”

İlmi ledûn Allah’ın bir ni’metidir. Herkese verilmez. Herkesin kalp gözünü Allah açmaz. Açtığı zaman da o kişinin seviyesine göre herkese ayrı bir ikramı vardır. İşte o seviyeler 1. gök katının görülebilmesi, 2. gök katının görülebilmesi, 3., 4., 5., 6. ve 7 gök katının görülmesi ve nihayet Sidretül Münteha’nın görülmesinden sonra Allah’ın Zat’ının baş gözleriyle değil buradaki kalp gözü ile görülmesi…

İşte önemli olan o; kalp gözünüz. Allahû Tealâ’dan talebimiz odur ki; Allahû Tealâ sizlerin kalp gözlerini açsın. O zaman 1. katta açıkta yapılan secdeyi göreceksiniz. Allah’a doğru yolculuk yapan, seyr-i sülûkta olanların 1. kattaki çimenler üzerindeki secdesini…

2. kattaki suvarılma havuzlarını göreceksiniz. Oraya nasıl giriliyor? Peygamber Efendimiz (S.A.V) oradan nasıl ayrılıyor? Nasıl suvarılma havuzlarına insan ruhları giriyor? Nasıl suvarılma havuzunun üzerinde bulunanlar, onları başlarının üzerinden suyun içine itiyor? Ruhlar tamamen bir karış suyun altında -daha da fazla- suyun içinde kalıyorlar. Biliyorsunuz ki ruhlar nefes almazlar. Ruhunuzla fizik vücudunuz tamamen birbirinin aynıdır. Nefsinizle fizik vücudunuz da tamamen aynıdır. Görüntüleri tamamen aynıdır.

1. kattaki görüntülerden sonra 2. kattaki suvarılma havuzlarındaki olaylar da görülür. Sonra 3. gök katında 2 katlı bir köşk mescitte secde edilir. Başlangıçtan itibaren geriye doğru giden safların bir yerinde üst kat biter, geri kalanlar alt katta secdeye girerler. Allah’ın kalp gözüyle gösterdiği 3. gök katındaki olay budur.

4. gök katında Beyt-ül Makdes’in aslı gösterilir. Allah’a doğru yapılan yolculukta orada secde edilir.

5. katta Beyt-ül Haram’ın aslı gösterilir. Orada secde edilir.

Bunlar gök katları yolculuğunun temel nirengi noktalarıdır. İlmi ledûnun sahipleri onları görebilirler. Gördükleri zaman da o vücuda getirilen eserlerin Allah’ın katındakilere paralel bir görüntü sahibi olduğunu fark ederler.

Sonra 6. katta farklı bir olay tahakkuk eder. Orada buz kalıbına benzeyen bir nur söz konusudur. Buz kalıbı büyüklüğünde, ona çok benzeyen, çok açık yeşilimsi beyaz bir nurun, o buz kalıbına benzeyen nurdan ayrılan ışınların, etrafta hazır bekleyenlerin yüzlerini ve ellerini zaman içinde açık yeşile boyadığını, o beyaz gibi renge boyadığını, kendi renginin kaybolduğunu sonra da yüzün ve ellerin her noktasının çatladığını göreceklerdir. Bunlar Allah’ın kalp gözü açık olanlara gösterdiği, fizik ötesi katlara ait gerçeklerdir.

Bu noktaya ulaştıktan sonra yüzü tamamen o renge bürünen ve her noktası çatlayan o kişilere ancak bu noktadan sonra hilat giydirilir. Eline de bir kılıç verilir. Kişi eûzu besmele ile yukarıya doğru uçmaya başlar. Bu uçuşta toplu halde yukarda 7. gök katına ulaşmak söz konusudur.

Oraya ulaşıldığı zaman devrin imamı elindeki kılıçla oradaki 7 baklalı altın zincire sadece bir defa vurur. Bu mesafe en az 7 metrelik bir mesafedir. 7 tane en az birer metre uzunluğunda altın zincir, bir uçtan bir uca oradaki altın kapıyı ve öndeki sahanlığı, sahanlığa doğru çıkan birkaç merdiveni arkada bırakır. Bu altın zincirin ikiye ayrılması lâzımdır ki; gelenler oradan altın kapıya ulaşabilsinler.

Altın zincire vurulan bir yetkilinin kılıç darbesi ile altın zincir ikiye ayrılır. Arkadaki altın kapı otomatik olarak açılır. Buradan 7. gök katına çıkılır. Herkes Allahû Tealâ’nın katındaki Allah’ın değer ölçülerine göre sıralanır. Sıraya uymayan, sadece sol kanat velîsidir. Sol kanat velîsi, sağ kanat velîsinden bir aşağıdaki noktada olan kişidir. Ama onun yanında değil, toplanan bütün insan ruhlarının en sonuncusudur. Sağ tarafta Peygamber Efendimiz (S.A.V), sol tarafta devrin imamı yer alır.

Bu anlattığımız şeyler hep İlmi ledûndur. Allahû Tealâ’nın kalp gözlerini açtıklarına gösterdiği özel bir dizayndır. Bütün ermiş olanlar bu yolculuğu yapmak ve tamamlamak mecburiyetindedir.

Burası 1. gök katında son sıralanmadır. Sağdan sola ve herkesin önünde kendi kader hücreleri yer alır. İleriye doğru uzayan kader hücreleri… Öylesine yer alır ki; herkesin kendi önündeki altıgen şeklindeki kader hücrelerinden birincisi, hangi gün oraya çıkılmışsa o kişi için ondan sonraki gün neler olacağını gösterir. O kişinin hayatında ertesi gün neler olacak; o olanların hepsi Allah’a göre olmuştur, bitmiştir, tamamlanmıştır. Orada Allah’ın sırrı yatmaktadır. İlmi ledûnun sahipleri o sırların sahipleridir. Kaldı ki yarını, öbür günü, daha öbür günü, daha öbür günü Allahû Tealâ dilerse gösterme yetkisini kullanır. Allah’ın emri ile kişi daha sonraki güne, daha sonraki güne, daha sonraki güne girebilir. Çok daha sonraki günlere de girebilir. Ama bu, Allahû Tealâ’nın verdiği yetkiye dayanır.

Öyleyse İlmi ledûn dediğiniz zaman sadece dünya üzerinde olan hadiselerin bilinmesi, görülmesi değildir. Orada İlâhi âlemde, 7 tane gök katında, İlâhi âlemde neler oluyor? Bir insanın ruhu hangi standartlarda vücudundan ayrıldıktan sonra ta zikir hücrelerine ulaşıyor da orada zikrini tamamlıyor? Nasıl oluyor da oradan Sidretül Münteha’ya ulaşıyor? Sıratı Mustakîm nedir? O sondaki, o renkleri insan gözünün hayranlıkla izlediği muhteşem renklere sahip olan yapraklarıyla o ağaç… (Sıdre: ağaç, münteha: son.) Sondaki, en son noktadaki ağaç…

O ağaçtan yukarıya doğru Allah’a ulaşacak olan ruhun son yolculuğu gerçekleşir. O ruh Allah’ın ruhudur. Allah’ın emri üzerine Allah’a geri dönmüştür.

İşte bu işlem, 7. gök katında 7 tane âlemde gerçekleştirilir. 1. âlem kader hücrelerdir. Oradan ümmülkitaba geçilir. Ümmülkitap, o güne kadarki bütün Allah’ın yazdırdığı şeriat mukaddes kitaplarını ve şeriatla ilgili olmayan, gene Allah’ın yazdırdığı mukaddes kitapları ihtiva eder. İkinciler sohbet kitaplarıdır. Mevlâna’ya yazdırılan kitap da Yunus’a yazdırılan kitap da Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya yazdırılan kitap da bize yazdırılan Risalet Nurları da oradadır, ümmülkitaptadır. Son kitabın son sayfası açıktır.

İşte o kitabın, Risalet Nurları’nın Allahû Tealâ tarafından bize yazdırıldığını ispat etmek son derece kolaydır. Kalp gözü açık olan birisi eğer Allahû Tealâ 7. katın sadece 1. ve 2. âlemini nasip ettiyse o kişi o kitabın açık sayfasını açar ve Risalet Nurları’nın son sayfasına bakar; ikisi tam olarak birbirine eşittir.

Burası 2. âlemdir. İndirilen mukaddes kitapların -ister şeriat kitabı olsun ister şeriat kitabı olmasın, Allah’ın indirdiği mukaddes kitapların hepsi- Allahû Tealâ tarafından yazdırılanların hepsi oradadır. Risalet Nurları, son kitap olmasını hâlâ koruyor. Ondan sonra yeni bir yazım yok.

Bu 2. âlemden sonra 3. âlem kudret denizidir. 2. âlemde eğitim görenlerin yola devam edecek olanları 3. âleme geçerler; burası kudret denizidir. Ona dalarlar, derinlere girerler, derinlerdeki sırları birer birer görürler, yaşarlar.

4. âlem Makam-ı Mahmud’dur. Makam-ı Mahmud’da Peygamber Efendimiz (S.A.V), O’nun sahâbesinin ileri gelenleri, bütün ruhlar ve onların dışında bu gelenlerden devrin imamının ruhu orada olur. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sol tarafında yer alır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de yolcuların arasındadır ama o Makam-ı Mahmud’da olmaz çünkü Makam-ı Mahmud’da zaten O’nun ruhu mevcut. Bir sonraki kesime geçer; orası Divan-ı Salihîn’dir.

Gavs’ın kontrolü altında bulunan Divan-ı Salihîn’e Peygamber Efendimiz (S.A.V) geldiği zaman O, asaleten başkanlık yapar. Gavs’ın başkanlığı vekâletendir. O, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i temsilen oradadır.

Sonra buradan öteye buradaki işlem tamamlandıktan sonra geçebilen ruhlar zikir hücrelerine ulaşırlar. Zikir hücreleri, 7. kattaki yatay yolculuğunun 6. merhalesidir. Orada 2,5 m yüksekliğindeki küresel şeffaf hücrelerin içinde ruhlar, kendilerine düşen görevlerini yaparak zikirlerini tamamlamaya devam ederler. Yan yana sıralanmış ve geriye doğru da sıralanmış muntazam sıralar halindeki yaklaşık 2,5 m yüksekliğindeki küresel, sabun köpüğüne, sabunların küresel köpükleri olur ya üflediğiniz zaman ona çok benzeyen bir görüntüsü vardır bu hücrelerin. Orada özel bir şekilde oturan ruhlar zikirlerini tamamlarlar. Yalnız tamamlayan kişi oradan ayrılarak Sidretül Münteha’ya uçarak ulaşır. Sidretül Münteha’dan da dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşır, Allah’ın Zat’ında yok olur. Buna fenâfillâh deniyor. (Fenâ: fani olmak, fî: içinde, Allah; Allah’ın içinde.) Allah’ın Zat’ında yok olmak.

Ne diyor Allahû Tealâ: “ve nefeha fîhi min rûhihî: Ben ona ruhumdan üfürdüm.”

-32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

İşte Allah’ın üfürdüğü ruh. O, Allah’a geri dönüyor. Sahibine iade ediliyor.

İşte İlmi ledûnun sahibi o kişidir ki; bu 7 tane gök katındaki bütün bu muhtevayı A’dan, Z’ye kadar her zerresi ile görmüştür. Bir ömür boyunca da görmeye devam edecektir.

İnsanlar hem bilmezler hem de yanlışları müdafaa ederler. Bilen, sadece görendir. Gören, bu yetkinin sahibi değildir. Bu yetki Allah’ındır. Allah ona kalp gözünü açarak bu yetkiyi bu dünya hayatını yaşadığı sürece vermiştir. Sadece 7 kat gökleri görmek, bütün bu muhtevayı görmek ve neticede Allah’ın Zat’ını görmek devrin imamının temel vasfıdır. Hiç kimse bunları görmeden devrin imamlığına Allahû Tealâ tarafından tayin edilmez. Bu Allah’ın kâinattaki en büyük lütfudur.

İlmi ledûn deyince bunun mânâsının derinliklerini ümit ediyoruz ki; anlamışsınızdır. İlmi ledûnun standartları içine göğün 7 katını gördükten sonra en önemli olan unsur girer. O yoksa sonuç yoktur: Kalp gözüyle Allah’ın Zat’ını görmek, rüyetullah olmak.

Allahû Tealâ’nın bütün güzellikleri üzerinize olsun. Allahû Tealâ hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırsın sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

Allah’a bütün bu saydığımız unsurları bize göstermek lütfunda bulunduğu için sonsuz hamdler ve şükürler ederek sözlerimizi burada tamamlıyoruz.

Biz bunları söyledikten sonra kim iddia edebilir ki; biz devrin imamıyız diye birileri çıksın ortaya da insanlara masal anlatsınlar? Hamd, âlemlerin Rabbinedir. O’na sonsuz hamd ve şükrederek sözlerimizi Allahû Tealâ bize tamamlatıyor.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım Allah hepinizden razı olsun!

İlmi ledûnundan dileyip de buna lâyık olmak için çalışanlara da Allahû Tealâ nasip etsin. Allah hepinizden razı olsun.

          E.H.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile