Bilgi

Sevgili kardeşlerim!.. Bu sitededeki bütün yazılar,  mp3 sohbetler,  TV programları, tamamen Efendimizden öğrendiğimiz ilimle gerçekleştirilmiştir. Sizler de Allah’a ulaşmayı dileyip, Hacet Namazı ile Allah’a sorarak öğrenip tabi olacağınız Mürşidiniz, Allah’tan aldığı ilimleri sizlere de öğretecektir inşaallah. Allah hepinizden razı olsun.

İLİM VERİLENLER VE İLİM SAHİPLERİ
Ferhat BAŞTUĞ - Makaleleri

lale4Konumuz, ilim verilenler ve ilmin sahipleri.
Allahû Tealâ’nın ilmi bütün devirlerde, mutlaka bütün kavimlere ulaştırılmıştır. İlim insanlar tarafından kabul edilmiştir veya edilmemiştir ama şurası kesin bir gerçek ki; insanların %90’dan fazlası her devirde Allah’ın emirlerine ve kendilerine verilen ilme isyan etmiştir.
Kendilerine ilim verilenler kimlerdir? İlim ne zaman başlar? İlim tebliğ ile başlar. Tebliğ ilmin başlangıcıdır. Başkalarına ulaştırılan Allah’ın bilgileri, Allah’ın ilmi; onların da Allah’ın güzelliklerini yaşamalarını temin etmek üzere, o insanlara tebliğ edildiğinde, Allahû Tealâ’nın ilmi verilmiş olur. Bu, ilmin başlangıcıdır. Önce ilmin verilmesi yani tebliğ vardır.


İlim, bütün insanlara sunulur ama verilmiş olmaz. İlmin o kişilere verilmiş olduğunu nasıl anlarız? Kendilerine ilim verilenleri herkesten ayıran özellik nedir? Kendilerine ilim verilenlere de verilmeyenlere de ya da verilebilenlere de verilemeyenlere de aslında ilim sunulmuştur yani tebliğ yapılmıştır. Tebliğin yapılmasıyla, ilimin verilmesi birbirinden ayrı şeylerdir.
Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, hiçbir zaman kendisine ilim verilmiş bir insan olamaz. Kendilerine ilim ulaştırılmıştır ama o hiçbir şekilde ilme yanaşmamıştır. Kendilerine ilim verilmesine çalışılan, bunun için kendilerine tebliğ yapılan insanların neden ilim verilenler olmadığını Kur’ân-ı Kerim’den anlıyoruz. Allahû Tealâ diyor ki:
-67/MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzı), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.
-67/MULK-9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey’in, in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”
-67/MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na’kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.
İnanmamakla, kişi kendisine ulaşan ilme muhatap olamıyor. Ona ilim verilemiyor. Sadece sunuluyor ama kişi sunulanı almıyor. Yani size bir çay getiriliyor. O çay sunulmuştur. Siz o çayı aldığınız zaman, kendisine çay verilen bir kişisiniz. Almadığınız zaman, o çayı geri götüreceklerdir. Siz, çay istemediğiniz takTirde o çay geri gidecektir. O zaman çay verilmeye çalışılmıştır ama siz almamışsınızdır. Sunulan şeyin, verilmeye çalışılan şeyin alınmadığı olayıyla karşı karşıyayız. Öyleyse ilmin sunulması ayrı şey, ilmin alınması ayrı şeydir.
1. ve 2. basamaklarda herkese ilim sunulur. 1. basamakta olayları yaşarsınız. 2. basamakta olayları değerlendirirsiniz. Üstelik 2. basamakta ayrı bir olay daha vardır; birtakım musÎbetlerle imtihan edilirsiniz. Bu musîbetlere karşı bütün davranışlarınız, Allahû Tealâ tarafından yakînen takip edilir. Bu durumda ya Allahû Tealâ tarafından seçilirsiniz ya da seçilmezsiniz.
Allah’ın ilmi sizin için bir hiçse, onun hiçbir değeri yoksa Allah bunu yakînen bilir. Size verilen ilim, size Allah’a ulaşmayı dilemeyi emreden ilimdir. Bu bir sunuştur, tebliğdir. Sizin de Allah’a ulaşmayı dilemeniz, Allahû Tealâ tarafından talep edildiği için, resûl bu görevi yapmak zorundadır.
Her hâlükârda bütün kavimlerde Allah’ın resûlleri yaşamıştır. Bugün de yaşamaktadırlar. Hangi kavim geliyorsa aklınıza, hangi dilin konuşulduğu hangi ülke olursa olsun, üstelik de o kavimdekiler hangi dîni yaşamakta olurlarsa olsunlar, isterse hepsi de dînsizler olsun ama hepsinin içinde mutlaka Allah’ın bir resûlü yaşar ve mutlaka tebliğini yapar.
Cehennem bekçileri onlara: “Nezirler gelip de: ‘Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz, mutlaka cehenneme gideceksiniz.’ şeklinde bir ifadeyle, buraya geleceğinizi size söylemediler mi?” diyor. Onlar da diyorlar ki: “Söylediler, ama biz onlara inanmadık.” İşte bu kişi kendisine ilim verilemeyen kişidir. Ona ilim sunulmuştur ama o ilmi almamış, elinin tersiyle itmiştir.
Bu insanların başka özellikleri nedir? 2. özellikleri: Onlar “Allah hiçbir şey indirmemiştir dedik.” demişlerdir. Yani, Allah’ın kitaplarına da inanmıyorlar. Allah’ın resûlüne inanmıyor, kitaplarına da inanmıyorlar. Yetmez arkasından da Allah’ın resûlüne yani hidayeti onlara ulaştıracak olan kişiye: “Biz seni dalâlette görüyoruz.” demiş olduklarını söylüyorlar. Bu, dalâlettekilerin müşterek özelliğidir. Hele kendilerini ilim sahibi zannediyorlarsa, hidayetin sahibine: “Allah sana hidayet versin.” derler.
Hidayetin ne olduğundan habersiz olan insanlar, kendilerine ilim verilememiş olanlar onlardır. İlim verilmiş de, almamış olan insanlardır. İlim sunulmuş ama almadıkları için ilim kendilerine verilmemiş, ulaştırılamamış, ilmin sahibi olmak üzere ara fasla ulaşmamış insanlardır.
Evvelâ kişi kendisine ilim verilenlerden birisi olur. Ondan sonra ilim sahibi olur. İlmin sahibi olmak derece derece ileriye doğru yürüyecektir. 1. ve 2. basamaktaki insanlar, kendilerine ilim verilememiş olanlardır. İlim sunulmuştur ama onlar emri dinlememişlerdir. Allahû Tealâ da bir kısmını seçmiştir.
Kim Allah’a ulaşmayı dilemiyor ve başka insanların da Allah’a ulaşmayı dilemelerine mâni oluyorsa işte o, Allahû Tealâ’nın Kitab’ında yeryüzünde fesat çıkaran insanlardan birisidir. İfsat eden bir insandır, müfsittir. Böyle olan insanlar, başka insanları da Allah’ın yolundan men edenler, kendilerine ilim verilememiş olan insanlardır. İlim sunulmuş ama o ilmi algılayamamışlardır. İlim müessesesi İlm’el yakîn, Ayn’el yakîn ve Hakk’ul yakîn standartlarında kişiyle özdeşleşir, bütünleşir.
Resûl, ya nebî resûldür ya da velî resûldür. Nebî resûllerin aralarında biliyorsunuz, fetret devirleri vardır. Ama fetret devirlerinde de yani nebînin bulunmadığı devirlerde de, bütün kavimlerde Allah’ın nebî olmayan velî resûlleri yaşıyorlardı. Çünkü bütün kavimlere ard arda resûl gönderilir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
Elbette bu kavmin %100’ü, resûlü inkâr etmiyor ama büyük kesimi inkâr ettiği için, Allahû Tealâ böyle bir ifade kullanmıştır. Bakara Suresinin 87. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ aynı ifadeyi kullanıyor:
-2/BAKARA-87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).
Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.
Yani kesintisiz bir şekilde bütün kavimlerde Allah’ın resûlleri her devirde var olmuştur ve var olmaya devam edecektir. Baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın şöyle söylediğini görüyoruz:
-2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi)tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı(Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin..
“Tıpkı bundan evvelki âyet-i kerimedeki ni’met gibi, size de ni’met olarak bir nebî resûl gönderdik. Aranızdan bir nebî resûlü sizin için vazifeli kıldık;
1- Size Allah’ın âyetlerini okusun, tilâvet etsin, anlatsın diye. Bu tilâvet müessesesi konunun başlangıcını teşkil eder. 14. basamağa kadar gelir.
2- Sizin nefsinizi tezkiye etsin diye. Tilâvetin ötesi nefs tezkiyesini içeren bir ilimdir.
3- Size ilim öğretsin diye.
4- Size kitap, hikmet ve hikmetin ötesini öğretsin diye. Kitab’ı öğretmek kitabın ruhunu öğretmektir. Hikmet öğretmek 26. ve 27. basamakları ifade eder. Hikmetin ötesi ise 28. basamağın 5. kademesini ifade eder.”
İlim verilenlerle, ilim sahipleri birbirinden ayrılır. Evvelâ ilim verilemeyenler vardır. Onlar, illim verilmesine çalışılmış olup da, ilme muhatap olmamış insanlardır. İlim verilenler, kendilerine verilen ilmi kabul etmişlerdir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes, kendisine ilim verilemeyen hüviyettedir. Kendisine ulaştırılan ilmi elinin tersiyle itmiştir. Allah’a ulaşmayı dileme davetine icabet etmemiştir.
Allahû Tealâ’nın indinde 2 nevi insan vardır: Davete icabet edenler ve icabet etmeyenler. Davet iki tanedir:
Allah’a ulaşmayı dilemeye davet
Bu davetin tamamlanması üzerine Allah’a davet.
1. ve 2. basamaklarda kalan, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes, kendisine ilim verilmeyenlerdir, verilemeyenlerdir. Mutlaka onlara da ilim ulaşmıştır ama onlar Allah’ın ilmini reddetmişlerdir. Bu reddedenlerin bulundukları basamaklar, 1. ve 2. basamaklardır. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, dilediği andan itibaren kendisine ilim verilmiştir.
Bu verilen ilim Allah’ın âyetlerinin onlara tilâvet edilmesi yani okunup anlatılmasıdır. Artık onlar bu ilme muhataptırlar, o ilmin içindedirler. Kendilerine ilim verilmiştir. O emri algılamak için devamlı bir gayretin içindedirler. Bu insanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Diledikleri andan itibaren, o kişi kendisine ilim verilmiş olan bir kişidir.
Kişi 3. basamakta Allah’a ulaşmayı diler. Allahû Tealâ, 4. basamakta derhal Rahmân esmasıyla tecelli eder. Allahû Tealâ’nın Rahmân esmasıyla tecellisi o kişiye furkan vermesine sebebiyet verir ve o kişinin görmeyen gözleri açılır. Kapalı olan, örtülü olan görme hassası açılır. Kulaklarındaki vakra alınarak, kişi işitir hale gelir. Sağırlığı giderilir ve işitme hassasının üzerindeki mühür açılır. Kişinin kalbinin idrak hassasının üzerindeki mühür açılır ve kalbindeki ekinnet alınır yerine ihbat verilir.
İhbatın verildiği an o kişi, kendisine ilim verilen bir insandır. Allah’a ulaşmayı dilediği andan itibaren bu noktaya gidiş, kendisine ihbat veriliş 5-6 dakikalık bir zaman parçasını ihata eder. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, Allah’a ulaşmayı dilediğine göre; kendisine ilim verilmiştir ve o kişi ilmi kabul etmiştir, sunulanı almıştır. O kişi kendisine ilim verilen kişidir. henüz ona sahip olmamıştır. İlim kendisine tebliğ edilmektedir, ıttılağına ilim sunulmaktadır.
İlim; Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin okunmasıyla ona tilâvet edilmektedir, okunup açıklanmaktadır. Bu sebeple, 4. basamakta Allah’a ulaşmayı dileyen bu kişinin üzerinde Rahmân esmasıyla tecelli eden Allahû Tealâ; 5. basamakta o kişinin görmesini, 6. basamakta işitmesini, 7. basamakta idrak etmesini sağlar. Birkaç dakikalık bir zaman parçasında gerçekleşen bu olayların neticesinde, bu kişinin bütün günahlarını örter.
Bu kişi kendisine ilim verilen kişi olur. Artık ilim ona ulaşmıştır. O, ilmi algılamak üzere harekete geçmiştir. Allahû Tealâ onun ilmi algılayabilmesi için, gözlerini gören, kulaklarını işiten, kalbini de idrak eden bir hüviyete getirmiştir. Bu işlemler, kişinin ilmi algılayabilmesi için vücuda gelmiştir. Artık o kişi ilmi algılayabilecek olan, idrak edebilecek olan, kendisine mal edebilecek olan özellikleri taşımaktadır.
Bundan sonra Allahû Tealâ, ilmin o kişi tarafından müktesebatına geçirilmesi için, o kişinin malı olması için diğer işlemleri de devam ettirir. O kişiye ulaşır, o kişinin kalbinin nur kapısını Allah’a çevirir. O kişinin göğsünden kalbine nur yolu açar ve bundan sonra o kişi zikir yapmaya başlar. Kişi zikir yapınca Allahû Tealâ’nın katından gelen rahmetle fazl, kişinin göğsüne gelir. Allah’ın açtığı yoldan giren rahmetle fazl, o kişinin kalbine ulaşır ama fazıllar giremez. Çünkü fazılları çekecek olan îmân kelimesi orada yoktur, çekim kuvveti mevcut değildir. Fazılların kalbe girmesi mümkün değildir, çünkü kalpte îmân kelimesi henüz yazılı değildir ama fazılların giremediği bu kalbe, rahmet nurları rahatlıkla sızabilirler ve %2 rahmet nuru oluşması söz konusu olur. O zaman bu kişi huşûya ulaşmıştır. Bundan sonra, Allahû Tealâ kişinin kalbine irşad makamına ait olan bir sevgi yerleştirecektir. Onun için ona irşad makamını gösterir ve kişi 14. basamakta mürşidine ulaşır.
7. basamaktan sonraki 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. basamakların hepsinde, bu kişi artık kendisine ilim verilmiş bir insandır. İlim verilmiş olan bu kişi, 14. basamakta irşad makamına ulaşır. Bu noktaya kadar 12 tane ihsan almıştır. Orada da 7 tane ni’met alacaktır ve ruhu Allah’a doğru yola çıkacaktır. Bunun için de nefsinin tezkiye edilmesi gerekir.
Nefs tezkiyesi boyunca kendisine ilim verilen bu kişi, ilmi daha üst seviyede algılayabilmesi için gerekli şartlara adım adım kavuşturulur. Kişi zikir yaptığı zaman, Allah’tan gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât nurları, kişinin kalbine ulaşır. Artık o kişinin kalbine îmân kelimesi yazılmıştır. Devrin imamının ruhu başının üzerine gelip yerleşmiştir. Devrin imamının ruhu o kişinin ruhuna vücudu terk etmesini, Allah’a doğru yola çıkmasını emreder ve ruh takip edeceği yol olan Sıratı Mustakîm’e ulaşır.
O yol üzerinden Allah’a doğru gidecektir. Gittiği sürece hep kendisine ilim verilen bu kişi daha çok, daha çok, daha çok ilimle mücehhez olacaktır. Nefs tezkiyesi boyunca bu kişi kendisine ilim verilen bir kişidir ama İlm’el yakînin tamamlandığı noktada, ilim sahibi olacaktır. Şu anda da ilmin sahibidir ama bu ilim henüz tamamlanamamıştır.
Ruhu Allah’a doğru giderken, kişi nefs tezkiyesine başlar. Nefsinin kalbindeki afetler %7, %7 azalıp da, her %7 azalmasında nefsin kalbine %7 fazl birikimi gerçekleştiğinde, kişi ilmi bu ölçüde daha fazla algılamaya başlar. Çünkü o kişinin ilmi elde etmesini engelleyen iblis, her seferinde %7 daha az o kişiye tesir etmek imkânının sahibi olacaktır. Bu imkânların azaldığı süreç içerisinde de, o kişi daha çok ilim sahibi olacaktır.
Her %7 nur birikiminde ruh bir gök katı yükselir. Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde, 7 kademede ruh 7 tane gök katını aşar. Ondan sonra 7. katta soldan sağa doğru 7 tane âlem geçer. Bu geçtiği âlemler tamamlandığında, o kişi zikir hücrelerindeki görevini de bitirerek Sidretül Münteha’dan Allah’a doğru yükselir ve Allah’ın Zat’ına ulaşır, Allah’ın Zat’ında yok olur. Burası o kişinin nefsini tezkiye ettiği noktadır. Kalbindeki nurlar %51’e ulaşmıştır. Nefs tezkiyesiyle İlm’el yakîn tamamlanmıştır. Bu kişi artık ilim sahibidir.
Kendisine furkan verildiği andan itibaren o kişi, kendisine ilim verilen bir insandır. Mürşidine ulaştığı ana kadar da, hep kendisine ilim verilen hüviyettedir. Ama nefsinin kalbindeki afetler azalıp fazıllar arttıkça; o kişi, artan fazıllar oranında ilim sahibi olur. 21. basamakta ilim sahibi olan bu kişiye, artık lafzî ilmin sahibi olmanın ötesi nasip olacaktır.
Bu noktadan itibaren velâyet makamları başlar: Fenâ makamı, beka makamı, zühd makamı, muhsinler makamı, ulûl’elbab makamı, ihlâs makamı ve salâh makamı; 7 tane makam. Bu 7 makam süresince, kişi önce ilmi artan bir hüviyettedir. Önce nefs tezkiyesi boyunca Kur’ân’ın lafzını öğrenmiştir ama ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra, Kur’ân’ın ruhunu öğrenmeye başlayacaktır.
İşte Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesindeki Kitab’ın öğretilmesi, Kur’ân’ın ruhunun öğretilmesidir. Ruh Allah’ın Zat’ında yok olduğu zaman 1. ruh öğrenilir. Burası fenâfillah makamıdır. Ruh Allah’ın Zat’ında ifna olmuştur, fani olmuştur.
Fi: İçinde,
Fenâ: İfna olmak; Allah’ın Zat’ının içinde yok olmak mânâsını tezahür eder.
Sonra daha çok zikir yapan bu kişi, beka makamına ulaşacaktır. Ona, Allah’ın katında bir taht ihsan edilecektir. Nefsin kalbindeki nurlar %61’den %71’e yükselecektir. Kişi bekabillahtadır yani Allah ile birlikte, İndi İlâhi’de baki olur. Kendisine ni’met olarak verilen taht üzerinde baki olur. Burası ilmin ruhuna sahip olmanın 2. kademesidir.
Kişinin kalbindeki nurlar %71’i aştığı zaman, zaten o kişi günün yarısından daha fazla zikre başlamıştır. Nefsinizin kalbindeki nurların %71’e ulaştığı yer, günün yarısından daha fazla zikre ulaştığınız noktadır. Zühd makamının sahibisiniz, zahid oldunuz. Kişi artık günün yarısından daha fazla Allah’la meşguldür, Allah’ı zikreder. Her gün günün yarısından daha fazla zikreder ve bu %71 nispetindeki nurlar artıp %81’e ulaştığı zaman, kişinin fizik vücudu geri kalan %19 karanlığı hiçe sayarak, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeye, yasak ettiği hiçbir fiili işlememeye başlar.
Aslında üstünlük %81’le %19’luk üstünlük değildir. 200’de 181’e %19’a üstünlüktür. Çünkü ruh da %100 hasletlerle doludur. Nefsin de kalbinde fazıllar %81’e varmıştır. 200’de 181 Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği fiilleri işlemek istemeyen bir hüviyet kazanılmıştır. O noktadan itibaren fizik vücut; nefsin afetleri ne söylerse söylesin, itirazları ne olursa olsun, onlara aldırmaz. Allah’ın bütün emirlerini yerine getirir. Burası İlm’el yakînin bittiği yerden, Ayn’el yakîne varılma noktasına kadar olan köprünün üzerindeki 3. geçittir.
Ayn’el yakîn, fizik vücudun Allah’a tesliminden sonra başlayacaktır. Fenâ makamı, beka makamı, zühd makamı ve muhsinler makamı; bunların hepsi ruh Allah’a ulaştığı zaman tamamlanan İlm’el yakînin ötesidir ama kişi Ayn’el yakîne ulaşamamıştır. Öyleyse ilim açısından ilmin sahibi olmuştur. Hem lafz olarak olmuştur hem de ruh olarak olacaktır. Kişi, fenâ makamında 1. ruha girer. Beka makamında kendisine taht verildiğinde, 2. ruha girer. Zühd makamında 3. ruha girer. Muhsinler makamında 4. ruha girer. 7 ruhun yedisini de adım adım öğrenecektir. Fenâ, beka, zühd ve muhsinler makamları, İlm’el yakînle Ayn’el yakîn arasında bir köprüdür. Ruhun öğretilmesidir. İlm’el yakînin ötesindedir ama kişi henüz Ayn’el yakîne varmamıştır. İlmin gerçek anlamda sahibidir. Hem Kur’ân’ın lâfzının ilmine sahiptir hem de Kur’ân’ın 7 ruhundan 4’üne sahip olmuştur.
Bu noktadan sonra bir gün kişi daimî zikre ulaşacaktır. Kişinin daimî zikre ulaşması demek; rahmetin, fazlın ve salâvâtın baskısıyla, nefsinin kalbindeki zülmanî kapıyı örten mührün devamlı olarak orada kalması demektir. Orada kalırsa, şeytanın karanlıkları hiçbir zaman o kalbe giremeyecektir. Kişi daimî zikrin sahibidir. Allah’ın katından gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât mührün üzerinde devamlı baskı yapacak, onu hep zülmanî kapıda tutacaktır. Zülmanî kapıdan içeriye şeytanın karanlıkları giremeyecek ve şeytanın o kişi üzerindeki hükümranlığı sıfırlanmış olacaktır.
Artık o kişinin kalbinde ne küfür kelimesi ne de karanlık vardır. O kişi 12 tane ihsanla irşad makamına ulaştığı zaman, Allahû Tealâ kalbine îmân yazar. Kişinin kalbindeki îmân kelimesi sebebiyle, kişinin kalbi Allah’ın fazıllarının gelmesi için hazır hale gelir.
İşte bu noktadan itibaren o kişi adım adım evvelâ lafzı sonra da ruhu öğrenir. Ruhun 4. kademesinde kişi fizik vücudunu Allah’a teslim etmiştir. Allah’a teslim edeceği şey artık nefsidir. Fizik vücudun tesliminden sonra, nefs de emanet haline gelmiştir. Bunun için, kişinin daimî zikre ulaşması şarttır. Daimî zikre ulaştığı zaman, bu kişi hikmet sahibi olur. Nefsinin kalbindeki afetler %100 yok olur, nefsinin kalbinde hiç afet kalmaz. Nefsinin kalbindeki afetlerin tamamen yok olduğu yere, fazıllar %98 hâkim olur. %2 de baştan kalbe giren rahmet nurları söz konusudur. Nefsin kalbi %100 Allah’ın nurlarıyla dolmuştur. Bunlara, fazıllara ve rahmet nurlarına şeytan tesir edemez. Öyleyse kişi %100 şeytanın kontrolünden, tesirinden kendisini kurtarmıştır. Şeytan artık o kişiye hiçbir şey yapamaz. İnsan şeytanlar da, cin şeytanlar da, o kişi üzerinde bir tesir vücuda getiremezler.
Bu kişi daimî zikrin sahibi olmuştur. Burası Kur’ân-ı Kerim’in 5. ruhudur ve burada hikmet vardır. Kişi artık gayb âlemine açılmıştır. O kişi daimî zikre ulaştığı zaman, mutlak olarak kalp gözü ve kalp kulağı da açılır. Allahû Tealâ onun kalp kulağına devamlı bir şeyler söyleyecektir. Kişi ilmi Allah’tan almaya başlayacaktır. Allah, ona ilim öğretecektir. Aldığı ilmi söz olarak alırken, Allahû Tealâ o ilmin Kur’ân’daki dayanaklarını gösterecektir. Yetmez ona yer katlarını birer birer göstermeye başlayacaktır.
Daimî zikre ulaşan bu kişinin özellikleri:
1. özelliği daimî zikrin sahibi olmaktır.
2. özelliği kalp gözü açılmıştır.
3. özelliği kalp kulağı açılmıştır.
4. özelliği nefsinin kalbinde hiç afet kalmamıştır. Kişi tamamen fazıllardan ve %2 rahmetten oluşan bir nur demetidir. Işıldayan, parlayan bir kalbin sahibidir. Bu 4 tane temel şartın yanında, kişi 3 tane de vasıf şartı kazanır.
Bu kişi ehli tezekkür olmuştur. Allah ile her zaman konuşma imkânın sahibidir.
Bu kişi hayır sahibi olmuştur. Ehli hayır olmuştur. Ehli tezekkür olduğu için, ehli zikir olduğu için, hayrın sahibi olmuştur. Daimî zikrin sahibi olduğu için, devamlı zikir sahibi olduğu için her an derecat kazanır, her an hayır kazanır. Kişi kesintisiz bir hayır kazanma işleminin sahibi olduğu için ehli hayır olmuştur.
Daha sonra hemen arkasından da bu kişi hikmet sahibi olacaktır. Kur’ân’ın hangi âyetine baksa o âyetin 28 basamaktan hangisine ait olduğunu bir bakışta bulacaktır. Bitişiğindeki âyetlere de müracaat etmesi söz konusu olabilir.
Böylece kişi Ayn’el yakînin sahibi olur. Ayn’el yakînin sahibi olan kişi; kalp gözü, kalp kulağı açık olan, hikmet sahibi birisidir. Burası ulûl’elbab makamıdır ve Kur’ân-ı Kerim’in ruhuna 5. kademede girişi ifade eder. Zemin kattaki devrin imamının dergâhı gösterilir. Dergâh görüntüsü tamamlanınca, bu kişiye 1. gök katı gösterilecektir. O zaman kişi ulûl’elbab makamını aşacaktır.
Kitab’ın ruhunun 4. öğreti de, 5., 6. ve 7. öğretilerin hepsi, hikmet kademesidir. Artık kişi hikmet ehlidir. Kendisine hikmet öğretilmektedir. O kişiye Allahû Tealâ 1. gök katından itibaren, 7. gök katına kadar bütün katları gösterir. O zaman o kişi ihlâs makamının sahibidir. Zemin kat gösterildiği zaman, ulûl’elbab makamının sahibidir. Gök katları gösterildiği zaman ihlâs makamının sahibidir ve ruhun 6. bölümüne girmiştir.
6. bölüm ihlâs makamında da devam eder. 7. ruhta da bu kişi hikmetin sahibi olmakta devam edecektir. Kendisine Tövbe-i Nasuh daveti gelir. Allahû Tealâ’nın söylediklerini tekrar ederek Tövbe-i Nasuh’un sahibi olur. Burası, son ve 7. makam olan salâh makamına geçiş kademesidir.
Sonra Allahû Tealâ salâh makamında 1. kademede, o kişinin günahlarını örter. Sonra 2. kademede o kişiye salâh nuru verir. O kişinin günahlarını örten Allahû Tealâ, 3. kademede de o kişinin günahlarını sevaba çevirir ve kişi irşada ulaşır. Buraya kadar kişi hikmet sahibi olarak, Ayn’el yakîn seviyesinde yoluna devam eder. Bundan sonra 4. kademede iradenin teslimi gelir ve 5. kademede Allahû Tealâ tarafından “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle, irşad makamının sahibi kılınır. Burası ilim sahibi olmanın normal standartlarda herkese ait olan kesiminin, en üst kademesidir. Kişi ilmin gerçek anlamda sahibi olmuştur ve iradesini de Allahû Tealâ’ya teslim ederek, Allah’ın iradesine bağlamıştır.
Bundan daha ötede kim vardır? Bütün kavimlerdeki resûller vardır ki; salâh makamının 6. kademesini oluştururlar. Onlardan bir tanesi her devirde huzur namazının imamlığına tayin edilir. O Allah’ın tasarrufundadır ve 7. kademeyi işgal eder. 7. kademede daima bir kişi söz konusudur. Huzur namazının imamlığı kimdeyse, mutlaka o kişi Allah’ın katındaki insanlara ait en üst makamı işgal etmektedir.
Size, kendilerine ilim verilenlerin, ne zaman ilim sahibi olduklarını sorarlarsa: ilim sahibi olmanın ancak Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayabileceğini, onun dışında Allahû Tealâ’nın onları ilim sahibi saymadıklarını görüyoruz. Dalâlette olanlar, ilimleri sebebiyle dalâlette olanlardır. Allahû Tealâ onlardan bahsediyor:
-45/CÂSİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
Öyleyse ilme muhatap olmak, kişi ilim almak istemiyorsa, onu ilim verilenler standardına ulaştırmaz. İlim verilenler de, 21. basamağa kadar kendilerine ilim verilenler olarak lafzı öğrenirler. 21. basamaktan sonra ruhun öğretilmesi girer. 25. basamaktaysa hikmet başlar. 25, 26 ve 27. basamaklar ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarıdır. Burada hikmet ve salâh makamının 4. kademesinden ötede hikmetin de ötesi öğretilir. Bundan sonraki öğreti, Allah’a aittir.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
E.H.

 

Yorumlar 

 
0 #2 Tolga 26-03-2017 19:10
Hocam Allah razı olsun bilgilendirdiği n için
Alıntı | Yöneticiye raporla
 
 
0 #1 sefer şimşek 24-08-2014 18:08
[fv]allah razı olsun fehat abıcim[/fv]
Alıntı | Yöneticiye raporla
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile